19 Mayıs 2010 Çarşamba

retrospektif

"can sıkıntısına şiirler yazarım
canım sıkılır
iki satıra sığdırırım o gözlerini
canım sıkılır
anlatmakla bitiremem o gözlerini"
temmuz 2003

şimdi 2002-2003 senelerine gidiyoruz asdfasfaf. hazine buldum hazine! 3 senedir dokunmadığım iki ajanda var. birini 2001-2002 arasında tutmuşum. diğerini 2002-2003 arasında tutmuşum. ilki fazlaca romantik, epey de hazin şiirler barındırıyor (tanrım ben bir melankoliktim). yazmak meselesine o zamandan getirdiğim yorum şu "evrenin pencerisini açtım temiz hava girsin diye". çok iddialı bir insanmışım asfdjasfd. 
yedi-sekiz sene öncesindeki yazılara, şiirlere bakınca aradan geçen zamanın duygusal ve duyusal körelme olduğunu gayet net söyleyebilirim. merve diye bir kız var, ben buna deli gibi aşığım. hakkında neler yazmışım, işin daha da garibi ben bu şiirleri merve'ye okuttum. esmer güzeli merve'ye olan duygularımın dışında, aile ve çevreye dair binbir yazı var. ailenin sosyalist gelenekten beslenmesi, alevi olması toplumdaki konumumuzu net çizgilerle çizmiş anlaşılan. şu an öyle bir netlik yok, seküler yaşama daha da adapte olmamızdan kellidir belki. öte yandan, aile içi kavgalar (ki büyük kavgalar), anlaşmazlıklar, ve en önemlisi ve de tüm bunların asıl nedeni yoksulluk, karamsarlığımı körüklemiş. sanırsın dünyanın bütün yükünü bana yüklemişler de öyle dertliyim. yine aynı satırlar içindeki "umut" ve "yarın" kavramları o kadar çok ki şaşırdım. 
"ne güzel
güzel
çok güzel
gözlerin güneş parçası

ne güzel
saçların
ay ışığı
gece gibi karanlık
yalnızlık gibi siyah"
istanbul 2003

hasan hüseyin korkmazgil. ahmed arif. ahmet kaya. nazım hikmet. orhan veli. sabahattin ali. arthur rimbaud. o dönemde okuduğum etkilendiğim şairler, sanatçılar bunlar, bunlardan en öne çıkanı hasan hüseyin korkmazgil. bu adama nasıl saygı duyuyorum halen. 

şu son dönemde biyografi okuyorum. hatta dahiler ve aşkları diye bir kitap var elimde. biyografilerde aradığım şey sanatçılardaki "sakatlık". ciddi bir şekilde o sakat düşünce yapısını, arıza duruşu arıyorum. hepsinin çocukluğuna göndermelerle dolu yazılar var, hepsinin de çocukluğu bok gibi geçmiş. biriniz de mutlu bir ailenin çocuğu olaydınız lan. dostoyevski'nin babası oteriter, bukowski'nin babası fakir ama gururlu bir alman, kafka'nın babası yine öyle. rimbaud'nun annesi var bir de, aliye rona. o sakat kafa yapısının çocukluktan geldiğini iddia edenlerle uzlaşmak istemiyorum bir yandan da. ama bir haklılık payı var. bu konuya nerden geldim? bakıyorum bu heriflerin çocukluğu da benimkiyle benzer. yönelimlerimiz aynı, kadınlar konusunda başarısızlıklarımız bile aynı asdfajfsaf. ben de dahiyim olm! 

neyse ki karamsar düşünce yapısından kurtuluşum geç olmadı. tabii umursamazlık ve tepkisizlik gibi yan etkileri kaldı. o kadar da olacak. daha önce bahsettiğim hatice meselesi daha kötü sonuçlar doğurabilirdi mesela. yine benim polyannacı pozitivist düşüncelerim sayesinde orta yolu buldum. bazılarımız işte yanlış insanların eline düşüyor. bazılarımızın ömrü o yanlışlıkları atlatmakla/atlatamamak arasında geçiyor. misal benim mesafeci tutumum benim tarafımdan asla aşılamayacak bir şey artık. aynı zamanda bencilliğim, umursamazlığım da öyle. alter ego var bir de, o zaten tüm bunlardan besleniyor asfdjafa. karamsarlıktan kurtulduğum halde mesafelerle baş edememek gibi bir sorunum var evet. yedi-sekiz sene öncesinden ortaya çıkmış büyük bir sorun. onu da yazarak, okuyarak aşmaya çabalıyorum. kullandığım araçlar pek işe yaramıyor bazen ama organik ilişkilerdeki sentetik tutumum şöyle bir kazanım getirdi bana: en az zarar gören taraf ben oluyorum. anlaşılmaya çalışılan ben oluyorum, her şey bana yönelik oluyor, bu da alter egoyu besliyor. bu bencilliğin, kendine dönüklüğün -dünyayı kendi etrafında döndürme megolamanisinin- sonuçlarının farkındayım. farkında olmanın da bir faydası yok, kendini bilmek büyük mesele, benim kendimi bilmem bana yarar sağlamıyor. tabii insanların büyük kısmı halen kendini arıyor adfsjfas, arayın gerzekler bulunca kendinizle hiç geçinemeyeceksiniz. 

o zamanki  duyarlılığıma, düşünme şeklime bakınca şunu net söyleyebilirim, büyük ayrışmalar büyük kavgaların sonucu olmuş. öyle ayrışmalar ki bazı insanlarla hiçbir zaman uzlaşamayacağım. kafamın içinde belli süre kavga ettiğim insanlarla oturup konuşmadan yollarımızı ayırdık, bu aileden biri de oldu, çevreden birileri de oldu. bu sessizlik içinde yürütülen ayrışmalar tabii yine kendine dönüklüğü körükledi. kendi abimi safdışı bırakmam misal ajsfdafasf. gülüp geçilecek şeyler değiller, gülmezsin de neylersin? 

"her insandan beklentim kendilerini ifade edebilmeleriydi. her insan bunu yapabilirdi. ama nasıl? kavgalar neden çıkar? anlaşamamaktan yani isteklerini belirtememekten, uzlaşamamaktan. sorun burda. insan kendini ifade ederse, ortada sorun kalmıyor.
"belki de kelimelerle oynarken kendimi kağıda hapsediyorum."
"sevgi yozlaşmış bir politikadır."
"ben kendimi gebertiyorum/geberdikçe sahteliğe öykünüyorum/bir kadının yalan söyleyen yüzüne bürünüyorum."  (2002-2003)

geçmişe yaptığımız bu yolculukta geleceğe dair söylemek istediklerim şunlardır asfdsajfafas,
geleceği planladım, olaylar olacak. 

aman da samimi ortam oluşturdum. yeah. 

Hiç yorum yok: