11 Mart 2010 Perşembe

geldiler

salon.

artık gelmeyeceklerini sanıyordum. her şeyin içinde biraz onlardan vardı. kapı açılıp gireceklerdi içeri. şüphe bırakmayacak bir saatte. az kalsın unutuyordum, ne zaman gelecekleri söylense, bir gizemli hava eserdi. onlar. yani canım, onlar.

hobo: geldiler efendim.
efendi: kimler?
hobo: onlar canım.
efendi: kimlerden bahsediyorsun? bazen anlamsız şeyler söylüyorsun hobo.
hobo: siz onları bilmiyor musunuz?
efendi: siz çok garip bir adamsınız. niye sizi dinliyorsam artık?
hobo: peki. siz onları bilmiyorsunuz. nasıl olur? oysa onların hikayeleri hep anlatılırdı, şehrin büyük kapısından girecekleri söylenir. nasıl olur?
efendi: siz... siz gerçekten... ne diyeceğimi bilemiyorum. lütfen bu konuyu kapatır mısınız?
hobo: neden birden kibarlaştınız? siz de onlardansınız. insanları kibarca küçümsersiniz. temkinli bir şekilde.
efendi: sizi küçümsediğimi de nerden çıkardınız?
hobo: halen devam ediyorsunuz 'sizlere'.
efendi: peki! seni dinliyorum. kimlermiş onlar?
hobo: ben alıngan bir insanım, biliyorum. bu alınganlığım sıkıcı bir insan olmamın da sebebi. neyse efendim geçelim. sahi merak ediyorsanız onları, anlatayım size onları.
efendi: dinliyorum, demek geldiler, o halde onları bilmemek olmaz!

(hobo masanın üzerine çıkar, sağ kolunu bir şey tutuyor gibi yapar, sağ dizini de hafifçe kırar, sol ayağına yüklenerek ayakta durur, başı kibirli bir tasvire uygunca diktir.)

hobo (didaktik bir edayla): onlar bu dünyayı güzelleştirecek olanlardır! her insanın istediği şeyi vereceklerdir. tatmin olmayan kimse kalmayacaktır, kimse! biri komşusundan mı memnun değil? hemen memnun edecek bir komşu verilecek. mutsuz mu insanlar? insanlar mutsuz mu? mutluluğa doyacaklar. onlar geldiler efendim. evet işte onlar! tanıtıyorum onları size! işte YÜCE O, insanları boş oturmaktan kurtaracak kişi, can sıkıntısını alacak kişi, kahkahaları getiren YÜCE O, sana şükürler olsun! şükürler olsun, verdiğin nimetlerle bizleri zevk alemlerine daldırdığın için.
efendi (hobo'yu gömleğinden çekerek) : inin lütfen masadan!
hobo (efendiyi duymaz): geleceklerini söylemişlerdi! kimse inanmamıştı! aslında inanıyorlardı, inançları zayıf olduğundan buna ihtimal vermiyorlardı -bu ihtimale en çok inancı zayıf olanlar seviniyordu! heyhat! çocukluğumdan beri onların masalları ile büyüdüm, biliyordum geleceklerini, biliyordum! geldiler işte!
efendi (bağırır): lütfen inin masadan! kendinize gelin! kendinize!
hobo (sesini iyice yükseltir): ha-ha! işte geldiniz! hoş geldiniz! selamlar olsun sizlere. nasılsınız? ben iyiyim gördüğünüz gibi. sizleri beklerken hiç yaşlanmadım. ha-ha! sahi neden bu kadar geç kaldınız? affedin, bağışlayın sizleri sorgulamak benim ne haddime! nasıl ne haddime canım? nerdeydiniz ha? ben sizi bekledim, en çok ben bekledim, neden gelmediniz bunca zaman? neden 'sizler'? ha-ha-ha!
efendi (masaya çıkar): hani nerdeler?
hobo (efendiye döner): kimler? neden bahsediyorsunuz siz? (şaşırır).
efendi: onlar canım, hani nerdeler?
hobo: onlar mı? ha onlar canım, çok beklerseniz onları! (salondan çıkar gider).

efendinin çalışma odası.

ben birkaç hikaye biliyorum. anlat diyorlar anlatıyorum (bazen abartıyorum özür dilerim). nedendir bilinmez beni dinliyorlar. onlara hikaye lazım. seyircilere hikaye lazım. insanlar dinlerler, şaşırmak için, kıskanmak için, öykünmek için, küçümsemek için, ağızlarını bükmek için, bazen başlarını sallarlar; ben o anda heyecanlanarak hikayelerime devam ederim. o anda yaşamadığımı kim söyleyebilir? yaşamak bahsini açmamalıyım, önemli bir şey söyleyeceğim sanılıyor, sanılmasın, yaşamak işte canım, öylesine bir şey. değildir belki. güzel şeyler düşünmeliyim artık. evler, arabalar, aşklar, sıcacık şeyler. neden düşünmeyeyim? hem bunları kimse küçümsemez, takdir edilirim. ben de takdir edilirim elbet, güzel düşündüğümde. güzel. ama neden iyileri kötüler daha çok sever? kötülerdir asıl sevenler, belki yanılıyorumdur, iyiler sevemez, iyilerin sevgisinde acıma vardır, kalplerinde bir yumuşama vardır, oysa kötülerin kalpleri? yoktu değil mi? kalp konusunu da açmamalıydım, duygusal bir şeyler söyleyeceğim sanılır, sanılsın canım, şu anda kimse duymuyor bunları (tabii canım). efendi bana bakıyor, baksın, susmak iyidir, hem sustuğumuz söylenemez, o da konuşuyor kendi içinde, ben de, böyle konuşanları rahatsız etmeyeceksin! bu adamla iyi susuluyor ha, düşünmeye zorluyor seni bu suskunluk, beni.

efendi: o kadın, hani anlatmıştın, sahi nasıl tanışmıştınız?
hobo (sonradan duymuş gibi): şey... (zaman kazanır) tanıştığımızı nerden çıkardınız? ben öyle bir şey söylemedim.
efendi: hiç tanışmadınız demek. seni iyi dinlememişim! hmm...
hobo: evet. (hmm evet)
efendi: anlatsana onu?
hobo: o ne kadar çabuk anlatılabilen bir hikayeye dönüştü sahi. önceleri boğazımda bir şeyler düğümlenirdi, hayalimde canlananlar da büsbütün beni hüzünlendirirdi, sonra onu anlatmayı öğrendim efendim. hep anlatır oldum, anlattıkça onu değil, o'nun hikayesini sevmeye başladım.
efendi: bu hikayende masaya çıkmak yok değil mi?
hobo: hayır efendim, yere kapanarak anlatacağım onun hikayesini (güler). onun hatırasına saygı da kusur etmemeliyim.
efendi (gülümser): nuktedarlığın üstünde, sen nasıl gülüyordun, 'ha-ha!' mıydı?
hobo: evet efendim. ha-ha! gülemeyenlerin gülümsemesi. gülümsemek neden mistik bir çağrışım yapıyor efendim? neyse, buna sonra döneriz! başlayalım ona. zaman vermeyeceğim (hatırlamıyorum doğrusu). onu ilk kez, evimin üç sokak aşağısında bir markette gördüm. akşam üzeriydi (hava da şöyleydi desem mi acaba, boşver), düşük kalorili atıştırmalık bir şeyler alıyordu sanırım, ya da onun zarif bedenine bunları uygun görmüş olabilirim, önce her kadını uzaktan seyrettiğim gibi onu da göz ucuyla seyrettim, sonra o benim bulunduğum tarafa doğru yöneldi, bakışlarımı hemen kaçırdım (nereye?). bir an benim ona baktığımı gördüğünü ve bundan rahatsız olduğunu sandım ve beni uyaracak sandım -bazı seyretmelik kadınlar böyle yapabiliyorlar efendim. beni görmedi bile. ha-ha! sonra (sonra mı?), tekrar o etrafına bakınmaya başladı, bir şey arıyordu sanırım, çalışanlardan birine sormayı düşünmüyordu, daha da sevdim onu (saçma). birden ben ona bakarken, o da bana baktı, sanki şaşırmış gibiydi, yüzünde öyle sevimli saf bir ifade vardı ki, gözlerini kocaman açmış bana bakıyordu (ya da ben öyle sandım), bakışlarımı kaçıramadım, birkaç saniye bakıştık (liseliler gibi). içimde bir şeyler akmaya başladı, ben böyle bakış, böyle yüz ifadesi görmedim efendim! yemin ederim görmedim. kimse bana böyle bakmamıştı, ben de ilk defa gözlerimi kaçırmamıştım.
efendi: ve aşık oldum deme sakın!
hobo: biliyorum, böyle saçma aşk olmaz efendim. bir ifadeye aşık olunmaz değil mi? olunmaz tabii, bir fotografa aşık olmak gibi olur. böyle söylediğime bakmayın, günlerce bu bakışı düşündüm ben, bir türlü kafamdan atamadım bu şaşkın, saf, sevimli ifadeyi, bir yüze bu kadar ifade nasıl sığar efendim? hem de benim gibi bir adama bakarken?
efendi: sonrasında ne oldu?
hobo: hiç! tabii oldu bir şeyler ama sonuç olarak 'hiç' tabii. bilirsiniz ben 'sonuç olarak hiç' derim hep. onu takip ettim efendim, evini öğrendim, evimden üç sokak ötede iki katlı müstakil bir evde oturuyordu. bahçesi vardı. bahçe kapısı camii kapıları gibi üst tarafı kavisliydi. evini de sevmiştim. bahçesini de sevmiştim. ben onun her şeyini sevmiştim (oha).
efendi: en azından aşkınız için çaba göstermişsiniz! ha-ha!
hobo: evet efendim, onu takip ederek, ne yapar ne eder öğrenmeye çalışarak ona olan aşkıma sadık kaldım. bir ara çok sıkıldım bu uğraşıdan, uğraşı dediğime bakmayın benim gibi bir avarenin uğraşıları da böyledir. gönül meseleleri efendim. bir bakışın peşinden gitmek.
efendi: sen, sen kelimelerin yetersiz kaldığı adamsın hobo!
hobo: biliyorum efendim. biliyorum. olsun aşk böyle de olabiliyor işte. biliyor musunuz onu ben terkettim. ha-ha! sıkıldım dedim senden, hakkında daha fazla şey bilmek istemiyorum dedim, cumartesileri evden kaçtan çıkarsın önemi yok dedim, o markete de lanet olsun dedim, şaşkın-saf-sevimli bakışını da istemiyorum dedim, tabii kendime.
efendi: eğlenceli de olabiliyorsun!
hobo: masaya çıkayım mı? ha-ha-ha! işin aslı onu bir adamla gördüm. yan yana yürüyorlardı.
efendi: sevgilisi miydi?
hobo: bilmem. bana düşmez dedim, benim aşkıma ihanet eden bir kadına nasıl güvenebilirim efendim? bir adamla yürüyemezsin dedim akşam vakti, terkettim onu.
efendi: masaya çık! masaya!
hobo: eğlenceliyim eğlenceli! masa! masa da masaymış ha! (kaybolur)
efendi (kaybolmadan önce): bu adam deli!

Hiç yorum yok: