10 Ağustos 2010 Salı

maceranın D. hali

buraya nasıl gelmiştim? evden çıkmıştım, yürümüştüm, buraya gelmiştim. yolda ali ile karşılaştık, koca kafalı adam, elini uzattı. ali ne zaman elini uzatsa ben tedirgin oluyorum. tokalaşırken beni kendine doğru çekmesi, sırtıma birkaç kez vurması -bunu neden yapıyor anlamıyorum?- beni sinirlendiriyor. yanağını getirip yanağıma dayıyor, bu herifin ağzı iğrenç kokuyor. ali'yi kırmamak için tüm bunlara katlanıyorum, bazen elimi uzatmıyorum, karşılıklı bakışıyoruz. susuyor ali. alınıyor sanırım. görüşürüz diyor ve gidiyor. o an çok kötü hissediyorum.
 

yolda birileriyle karşılaşmaktan sıkılıyorum. ayaküstü sohbet etmek, muhatabın yüzüne odaklanmak, onda eski bir samimiyet aramak, tanıdık bir samimiyeti rastlantıyla pekiştirmek tüm bunlar canımı sıkıyor. D.'ye bunlardan bahsettiğimde biraz canı sıkıldı. mümkünse senle yolda karşılaşmayalım dedi. hayır D. karşılaşalım, ben sana iki insan karşılaşınca nasıl davranmalı göstermeliyim. "demek öyle, beni yolda görsen tanımamazlık edeceksin öyle mi? yazdım bunu!". hayır sana da diğerlerine davrandığım gibi davranırsam senin diğerlerinden ne farkın kalır? "peki alınganlık ediyorum! peki!". abartıyorsun D.


buraya nasıl gelmiştim sahi? evden çıktım, caddeyi geçtim, bakkala uğradım, sigara aldım. sonra ne olmuştu? bir şey oldu ama hatırlamıyorum. o bakkala ne zaman girsem hep bir şeyler oluyor. tedirgin oluyorum. bakkal'ın kızı kasadaysa daha da tedirgin oluyorum, yaşıtım olan bu kızın hiç ilgisini çekmediğimi düşünmek, bu kızla aramızda herhangi bir kadın/erkek ilişkisine benzer bir ilişkinin olmayaşı- aman kız güzel ve ben ondan sigara istemeye bazen utanıyorum. sigaranın haricinde kızın gözünde artı puan toplamak için gazete alıyorum, dergi alıyorum, birkaç çikolata da alıyorum, kızın ilgisini okuduğum dergiyle çekmeye çalışıyorum. ne garibanlık. benimle ilgilenmeli yoksa, ben bu tedirginliği üzerimden atamayacağım. geçen gün "şey bakar mısınız?" diye arkamdan seslendi, o an yüzüm büsbütün kızardı, evet bu kız konuşabiliyormuş ve kendine ait bir ses tonu dahi varmış. "eksik para üstü verdim kusura bakmayın" dedi. o an nedendir bilinmez yerin dibine girdim, sanki kız beni dilenci yerine koyup para vermişçesine, avcuma bıraktığı parayı alırken utancımdan kızın yüzüne bakamadım. bereket para üstünü alırken saymamıştım, eksik para üstü verdiğini görseydim "pardon eksik verdiniz  sanırım" diyemezdim biliyorum. nasıl da utanırdım. ben kahrolası çekingen, utangaç, tedirgin, kafası karışık aptalın biriyim.

buraya sahi nasıl gelmiş... evet! buraya D. ile konuşmak için geldim. ne zaman onunla konuşmak istesem bu parka geliyorum. o, parkın yukarısından yavaş adımlarla benim bulunduğum tarafa gelir.o beni göremez ama ben onun bu acelesizliğini huşu içinde seyrederim. D. gelir, yanıma oturur. oturduğumuz bankın etrafı ağaçlarla çevrilidir, bizi kimse görmez çantasından telefonunu çıkarır, telefonu kapar. "seni dinliyorum, anlat" der. ona lezbos adası'ndaki sapho'dan başlayarak bir dizi garip olay anlatırım. "sonra ne olmuş?" der. ya sonra ne olmuş? ah canım ya. hadi ya, çok kötü. "sonra ne olmuş" der. o dinlerken gözlerine bakarım. D. birini dinlerken onun gözlerine bakar.  ben de fırsattan istifade gözlerinin içine bakarak anlatırım hikayelerimi. sol bacağını sağ bacağının üstüne atar, sol elini de yanağına dayar beni dinlemeye koyulur. ben anlatmaya başlarım "geçen gün nerde kalmıştık? hah Zen'in mezopotamyadan aşağı koşmasında kalmıştık, aferin iyi dinlemişsin beni". o dinler, dinler. "yani bu zen kızılırmağın üzerinden atlayabiliyor mu?" evet neden olmasın? D. böyle şeyleri saçma bulmaz.
 

D. diye biri yok.
 

bu parka ilk kez bir akşam içimi sıkıntı bastığında gelmiştim. evden çıkmıştım, caddeyi geçmiştim, sigara almıştım, yürümüştüm sonra. yoruluncaya dek yürümüştüm. bu parkın etrafında birkaç tur atmıştım. parkta oturanlar vardı, böyle bir başıma parkta oturduğumu görmelerini istememiştim. utanmıştım sebepsiz. oturanlar gidince parkın en tenha köşesini bulup oturmuştum. saatlerce oturmuştum. düşünüyordum. ellerimi dizlerimin arasına almış başımı öne düşürmüş düşünüyordum. ne düşünüyordum? hiç. içim sıkılıyordu.
 

artık her akşam parka gidiyordum. çoğu akşam kimse olmuyordu parkta. artık bu parkta bana ait bir yer  vardı. orası benimdi. hep aynı banka oturuyordum. sonra düşünmeye başlıyordum. ne düşünüyordum? hiç. zamanla hikayeler uydurmaya başladım. D. de o hikayelerin birinin kahramanıydı. D.'yi çok sevdim, uydurduğum en güzel hikayeydi.  artık her hikayenin baş kahramanı D. idi. bazen hikayelerin gidişatını beğenmiyordu, kendisine verdiğim görevleri beğenmeyebiliyordu. artık birtakım bağımsızlıklar kazanmıştı bile. bir maceraya katılmak istemezse hemen suratını asıyordu, ya da iğneli laflar söylüyordu. yavaş yavaş onun üzerindeki hakimiyetimi kaybetmiştim. kendi başına hareket ettiği zamanlar oluyordu.
 

D. benimle konuşmaya başladı. nasıl oldu bilmiyorum.  "bugün nasıl bir maceraya atılıyoruz bayım?" diye sormuştu. irkilmiştim. korkmuştum. evet biri konuşmuştu. sesini duymuştum. yoksa ben sesli mi düşünüyordum? birisi her akşam gizlice beni dinliyor muydu yoksa? etrafıma bakındım uzun süre, kimseyi göremedim. "nereye bakıyorsunuz bayım? korkmayın" demişti. parktan koşarak kaçtım. "koşmayın lütfen" diyordu. aklımı kaçıracaktım. git başımdan diye bağırıyordum. "koşmayın bayım, terleyeceksiniz" diyordu. aklımı kaçırmıştım.
nihayet eve vardığımda hemen kapıyı arkadan 3-4 defa kilitledim. banyoya girdim yüzümü yıkadım. banyonun kapısına vuruyordu biri. "bayım lütfen"  diyordu. korkudan ne yapacağımı bilmiyordum. bağırıyordum, saklanmaya çalışıyordum. kulaklarımı var gücümle kapıyordum. "bayım lütfen" diyordu. ağlıyordum. gitmesi için yalvarıyordum. dolaptan sakinleştirici ilaçlarımı alıp birkaç tane ağzıma attım. banyoda uyuya kalmışım.
 

uyandığımda gitmişti. akşam olanları anlamaya çalışıyordum. kapının kilidini kontrol ettim. perdeleri çektim. her yeri kapadım. bira aldım televizyonun karşısına geçtim. izlediklerimden bir şey anlamıyordum, dikkatimi veremiyordum. televizyonu kapadım, elime bir dergi aldım. okumaya zorladım kendimi. olmuyordu. "olmuyor değil mi bayım?" dedi. elimi kolumu koyacak yer bulamadım. başımı ellerimin arasına alıp bağırmaya başladım. "sesinizi kimse duymuyor ki? neden bağırıyorsunuz?" dedi. "kimsin?" diye sormayı akıl edebilmiştim. evet bu sesi tanıyordum, peki bu ses beni neden korkutuyordu ki? sakinleşmeye başladım. sigara yaktım. D. yanıma oturdu. "ben korkunç biri miyim ki ben sizle konuştuğumda avazınız çıktığı kadar bağırarak amok delisi gibi koşuşturdunuz?" dedi. D. yanımda oturuyordu, salonu seyrediyordu. "demek benden korkuyorsun? ama beraber atıldığımız maceralarda aslan yürekli richard kadar cesurdun. söyle ben cadılara mı benziyorum?". tamamen sakinleşmiştim. hayır gerçek biri olamaz. gerçek olamaz. "evet nerde kalmıştık? benimle konuşmayacak mısın? hadi ama!". cevap veremiyordum, sanki ses tellerim alınmıştı, bir şeyler söylemek istiyordum, ağzımı açamıyordum. donup kalmıştım. "söylesenize bayım beni daha ne kadar hayallerinizde yaşatmayı düşünüyordunuz? her dediğinizi eksiksiz yapıyordum, her emrinize uyuyordum. söylesenize bayım bu oyuna daha ne kada  devam edecektiniz?". D. git gide sinirleniyordu. "şu an isteseniz bana istediğiniz şeyleri söyletebilirsiniz bunu biliyorsunuz değil mi?". evet biliyordum. ayağa kalktı. karşıma dikildi. "isteseniz soyunurum bayım. haha!".
 

gözlerimi sımsıkı kapadım. başka şeyler düşünmeye çalışıyordum. "demek beni göz ardı etmek istiyorsunuz? ne düşünüyorsunuz bayım? yarın gideceğiniz yerde size nasıl davranacaklarını mı? sizi kimse önemsemeyecek yine. kimse dinlemeyecek. haha! cümle kurmanıza bile izin vermeyecekler. buyrun diyecekler ne vardı diyecekler. siz daha o kibar cümlelerinize başlamadan lafı ağzınıza tıkacaklar. sizle bilmem kim ilgilenecek diyecekler." D. susmuyordu. hiçbir şey düşünmemeye çalışıyordum. "insan beyni susturulamaz bir kadındır. bilmiyor musunuz bunu? bayım bunu en çok siz biliyorsunuz". pes etmiştim. tekrar yanıma oturdu, yüzüme iğrenerek bakıyordu.
cesaretimi topladım:
-nasıl olabilir? sen nasıl?
-istersen her şey oluyor. ol dersen oluyor her şey. hah ha. oldum ben!
-ne yani sen şimdi gerçek misin?
-asıl sen gerçek misin? hangimiz daha gerçeğiz?
-böyle saçmalıklara girmek istemiyorum. yok efendim bir rüyadayız filan.
-o halde?
-sen yoksun. konuşuyorsun, yanımdasın, nefes alıyorsun ama yoksun.
-böyle mi kaçıyorsun benden?
-hayır, kaçtığımı da nerden çıkarıyorsun? seni inkar etmek zorundayım çünkü gerçekliğe şirk koşmuş olurum. parkta sana anlattıklarım, senin beni dinleyişin, yani tüm bunlar bir şeydi, ama neydi?
-bayım siz kendinizi kandırıyorsunuz sürekli. söyleyiniz ben kimim?
-D. şimdi ne olacak?
-maceralara devam edeceğiz. oyunlara, hayallere, tartışmalara, bir farkla bunlar sadece sizin kafanızın içinde olmayacak bayım! ben de varım artık. ol dediniz oldum.
-anlıyorum. yani hayallerimde bile yalnız bırakılmıyorum değil mi?
 -seni ilk gördüğümde anlamıştım aptal! hayallerinde bile otorite sağlayamayacağını. hayal kurmayı bile beceremeceğini biliyordum.
-D., git başımdan!
 

burada neler olmuştu? uyanmıştım, D. ile konuşmuştuk, sonra? hiç. kötü rüyalar görüyordum sanırım. sanmam. "sanırım". aklımdan zorum var benim. öyle olmasa tüm bunlar olur muydu? ben kötü rüyalar gören zavallının tekiyim. beni kimse rüyasında görmez ki. ne demek oluyor şimdi bunlar? rüyalarımın  baş kahramanları iyi insanlardı fakat beni bunalıma sokan iyi insanlar. onlarla her sabah birlikte uyanıyordum, onlarla kahvaltı ediyordum, onlarla birlikte işe gidiyordum. "bizden onlar diye bahsetme bayım. bizler sizin en yakın dostlarınızız,  bize bizimkiler deyiniz". sus D.! bizimkilerle komünal bir hayat sürmeye başlamıştık. evin temizliğinden Zen sorumluydu, para kazanmaktan ben sorumluydum, bizimkileri neşelendirmekten D. sorumluydu. biz böyle iyi idare ediyorduk. "yiyeceğimiz tükeniyor". tamam alışverişe çıkıyorum. alışverişten de ben sorumluydum.
 

D. elinde şöyle mektupla çıkageldi:
"aşkkkkk sandığım
önce küçük selamlar başlar ,sonra o küçük selamlar küçük sohbetlere dönüşür ,küçük sohbetler hoşlantları getirir ,bulur belli bir süre sonra , o hoşlantılar yerini aşka bırakır, kimi zaman karşılıklı olur kimi zamansa karşılıksız ,kimi zamansa hem karşılıklı olur hemde sölemeye cesaret edemez hoşlantısını ve bu seferde tam tersi bir süreç başlar hoşlantılar küçük sohbetlere dönüşür olabildiğinceküçük ,küçük sohbetler yerini sadece selamlara bırakır ,sonra o küçük selamlarda zamanla yok olur gider ne dostluk kalır geriye ne arkadaşlık .SANA DEĞER VERDİĞİNİ SÖYLÜYORDUR YA.SANA VERDİĞİ DEĞER İŞTE O ZAMAN ANLAŞILIR...
elaf kayt"
 

D. gülüyordu. yüksek sesle mektubu okuyordu sürekli. "bayım sizin hoşunuza gitmedi sanırım!".
-lütfen D. elaf hanımın aşk hayatını ve aşkı algılayışını küçümseme.
-her koyun kendi bacağına aşık olur değil mi?
-hayır öyle değil, ve ben aşık öldüm!
-sizi nasıl da seviyorum biliyorsunuz değil mi bayım?
-nerden bu buldun mektubu?
-geçen günki macerayı hatırlıyor musunuz, genç bir kızın odasına girip odadaki tüm gizli şeyleri incelemek maksadıyla almıştık. bu mektubu kitaplıktaki -kitaplık dediğime bakmayın ecza dolabı kadar bir şey haha- günlük mü değil mi pek bilemedim onun arasında buldum. ama kime gönderileceğini bulamadım.
-elaf hanımdan inceleme maksadıyla aldıklarımıza baktım ve göndereceği kişiyi buldum, Lasen diye genç bir adam. Şinanaykalarda oturuyor, adresine kadar her şeyini buldum. yarın gidip bu mektubu Lasen Bey'e ulaştırıyoruz.
-neden bunu yapıyoruz?
-bilmem eğlenceli olacak.
-bunun için bir neden uydurabilir miyim?
-tabii!
-"düşünülen ama eyleme geçirilmeyenler operasyonu".
-bence "bir genç kızın hayalleriyle oynama operasyonu".
 

zen bulaşıklar bitirdiğini belirterek mutfaktan seslendi:
-bayım, başka emriniz var mı?
-ellerine sağlık zen. evine gidebilirsin dedim.
 

D. ile şinanaykalara gitmek için yola çıktık. yola ne için çıktık? gitmek için. "yola gitmek için çıktınız, yolun sağ tarafından koştunuz". lasen'i bulmamız an meselesiydi. etrafı duvarlarla örülü bir sitede oturuyordu. "sitelerin etrafını neden duvarlarla örüyorlar? duvarların içini neden binalarla dolduruyorlar? binaların içini neden insanlarla ve lasenlerle dolduruyorlar? elaf hanımlar neden sitelerde aşk mektupları yazıyor ve göndermiyor bayım?". ne bileyim D. koşarken düşünmek istemiyorum. "neden koşuyorsunuz?". yürümekten sıkıldım. şimdi'den bir adım öteye sallana sallana gitmek istemiyorum, şimdi'den bir adım öteye koşmak istiyorum. "bayım siz hep geleceğin peşinden koştunuz. geleceğin peşinden koşaradımbayım". bunları düşünmeyelim sevgili D. bunlarla kafamızı bozmayalım. şinanaykalara 1 km kaldı. "maceraya dakikalar kaldı bayım".
lasen'in evini güvenlik görevlisinden öğrendim. kimlik istedi güvenlik. "biz kimliği oturmuş insanlara güveniriz". sahte bir kimlik bıraktım. "izimizi belli etmemeliyiz". a blok 8. daire. işte geldik. posta kutusuna mektubu bıraktık mı görev tamamdır. "o halde mektubun lasen bey'in eline geçmesini beklemekten başka işimiz yok, çay içer misiniz benimle?". neden olmasın sayın hanfendi. buyrun çay bahçelerine gereken önemi göstermeye gidelim.
 

D. ile bir ağacın altına konulmuş masaya oturduk,
-bayım bu çay bahçelerini birkaç masa ve bir büfeden ibaret yapmıyorlar mı, bu minimalizm beni mutlu ediyor.
-kültürümüz minimalist yaşam tarzına uygun bir kültürdür D.
-şinanaykalar gibi çağdaş bir yerleşim merkezinde bir çay bahçesinin bulunmasını yama olarak görüyorum.
-yama değil de, harmanlama diyorlar ona. ithal değerleri yerleşik değerlerle harmanlıyorsun, ortaya sarışın üniversite mezunu ev hanımları çıkıyor.
-çay evlerinde mühim meselelerden konuşmak da harmanlamayla alakalı mıdır?
-meseleler. karşılıklı oturan, masaya dirseklerini dayayan, ayakları yere basan her küçük insan topluluğu bir masanın etrafında meselelerden bahseder. buna masa hipnotizması diyorlar. bir koltukta yan yana oturan insanların meselelerden bahsetmesi namümkün, koltuk rahatlama aracıdır.
-maceralar meselelerden hep sonra geliyor bayım.
-çağımızın vebası meselelerdir. biliyorsun D. maceralarımıza bile bir tanımlama getiriyoruz bazen, bir sebebe bağlamak zorunluluğu hissediyoruz. D. seni bile bir sebebe bağlıyorum.
-nedenselliğin D. hali!  ve lasen bey şu anda mektubu okudu.
 

D.'nin özel yetenekleri sayesinde, lasen'in evinde olup bitenleri öğreniyordum. "açıklamak zorunda değilsiniz bayım, şöyle deseniz de olur 'iddialara göre lasen bey mektubu okudu'. böylelikle iddia sahibi kim, iddia nedir kimse soramaz".
 

lasen bey, elaf hanım'ı aradı, D. ile beraber dinliyorduk, D. not alıyordu konuşulanları:
-alo? elaf hanım? (D.'nin notu: demek ki önceden bir hukukları var, elaf'ın telefon numarası lasen'de olduğuna göre.) ben lasen. şu an elimde bir mektup var, bu mektup sizden gelmiş.
-ben size mektup filan göndermedim (D.'nin notu: elaf hanım büsbütün kızardı. elleri titriyor, bayıldı bayılacak).
-elaf hanım, ben yalnız ve kimseyle pek münasebeti olmayan biriyim. bana şaka yapacak arkadaşlarım da yok, bu mektubu siz göndermediyseniz kim gönderdi? bakınız mektup şöyle başlıyor "aşkk sandığımız...".
-ben... ben... ben o mektubu...
-evet? bunu siz mi yazdınız?
-evet ben yazdım! ama size yemin ederim mektubu ben göndermedim! çok zaman önce yazmıştım ve bir defterin arasında duruyordu, sizin elinize nasıl ulaştı hiçbir fikrim yok.
-peki siz göndermediniz diyelim! bu mektupta yazılanların benimle bir ilgisi olduğunu kabul ediyorsunuz öyleyse?
-şeyyy. (D.nin notu: evet elaf hanım kendinizi ele verdiniz!)
-bu mektubu bana yazdınız öyle değil mi?
-evet size yazdım. (D.'nin notu: şimdi ne olacak elaf hanım, işte düşüncelerinizi lasen bey öğrendi. duygularınızı biliyor artık). benimkisi... benimkisi bir beklenti taşımayan hoşlantıdan ibaret bir şeydi. özür dilerim bu mektup elinize nasıl ulaştı bilmiyorum, sizin de canınızı sıktım.
-peki. ben de sizin bu mektubu göndermediğinizi düşünüyorum. neyse unutalım bunları. böyle bir şey yaşanmadı kabul ediyorum. (D.'nin notu: lasen bey neden? elaf hanım sizi seviyor, şu macerayı mutlu sonla bitirelim, lütfen lasen bey!). görüşürüz elaf hanım.
-özür dilerim... gerçekten... size karşı mahcup oldum, şu an gerçekten utancımdan yerin dibine girdim. (D.'nin notu: ah şu atasözleri ve deyimler olmasa insanlar nasıl ifade edecekler kendilerini? yerin dibine girmişmiş!) özür dilerim tekrar.
-peki. kendinize iyi bakın. bay!
-bay!
 

lasen bey'le elaf hanım'ın konuşmaları istediğim gibi gitmemişti. elaf hanım'ın düştüğü durum beni biraz üzmüştü. "bayım eğlenceyi yufka yüreğinizle bölmeyiniz". lasen'in bir hanfendiyi bu şekilde üzmesi beni sinirlendirmişti. elaf hanım'ın mektubu da... "evet çok güldürüşlü bir mektuptu". elaf hanım'ın mektubu da... neyse! karargahıma, yani evime döndüm.
 

lasen bey hakkında D.'nin ve benim ortak görüşümüz:
denek dışarıdan gelen etkilere karşı donanımlı ve de hemen karşı atağa geçecek kadar olaylara hakim otoriter bir insan. 32 yaşında ve yalnız yaşıyor. hoşlantılara, beklenti içerisine girilmeyen bazal beklentilere karşı tepkisiz, sitesinde mutlu, çevresine hakim, sahip olduklarına sahip bir insan. bu denek canımızı sıktı. sahip oldukları ona sahip oluncaya dek ara sıra lasen bey'in rahatını bozacağız. bitireceğiz seni lasen bey!

1 yorum:

olur oluryan dedi ki...

yazı hayvan gibi uzun olduğundan, yazı başlığına tıklayıp devamını okuyabilirsiniz.